Künye   |  Bize Ulaşın   |  Giriş Sayfam Yap   |  Sık Kullanılanlara Ekle

Prof. Dr. Mehmet E. PALAMUT / 4.Oturum

Prof. Dr. Mehmet E. PALAMUT / 4.Oturum

Milli Ekonomi Modeli ülkemizde ve dünyanın değişik yörelerinde varlık içinde baş gösteren işsizliğin, gelir adaletsizliğinin ve sosyal dışlanmışlığın sebebiyet verdiği toplumsal bunalımların asgariye indirilebileceği kuşkusuzdur.

25 Kasım 2007 11:57
font boyutu küçülsün büyüsün


GELİR DAĞILIMI VE “MİLLİ EKONOMİ MODELİ”

A. GİRİŞ

Devlet, toplumsal nitelikteki gereksinimleri doyumlandırmak için, kendiliğinden oluşmuş siyasal bir örgüttür. Klasik iktisatçı ve maliyeciler, devletin sosyo-ekonomik yaşama müdahale etmesini istemezler. Bununla beraber günümüzde, devletin, alışılmış ortodoks işlevlerinin (adalet, güvenlik, savunma ve diplomasi) yanında, sosyal ve ekonomik alanlarda rol üstlenmesi kaçınılmazdır.

Sözgelimi, gelir dağılımını ve toplumsal refahı dengeli kılmada, bölgelerarası gerilikleri gidermede kuşkusuz devlet etkin ve telafi edici rol oynayabilir.

Nitekim ekonomi biliminin temel amacı da, üretim öğelerini optimum ve etkin bir biçimde kompoze ederek, maksimum ürünü sağlamaktır. Devlet, uyruklarına, onların kendi çabalarıyla gideremedikleri ihtiyaçların doyumlandırılması bağlamında oluşan; onlara özgürlük ve hukuk ekseninde güven, istikrar ve adalet sunan siyasal bir örgüttür. Bu siyasal örgütün rolü, sosyo-ekonomik hayata mümkün olduğunca az müdahalede bulunmak; üretim faktörlerinin marjinal verimliliklerine göre piyasada oluşacak hasıladan pay almalarını sağlamaktır.

Bununla beraber, marjinal verimliliğe göre oluşacak gelir dağılımı, toplumsal ve ekonomik bazı eşitsizlikler nedeniyle, diğer bir deyişle fırsat eşitliğinin tam olarak sağlanamayışı yüzünden servet, gelir ve iş kabiliyeti üzerinde bazı dengesizlikler yaratabilir. Zira, bir yandan kişilerin niteliklerinden kaynaklanan eşitsizlikler ayrıcalıklı ve haksız bazı gelir edinimlerine olanak sağlarken, diğer yandan da başlangıç noktasındaki gelir ve servet farklılıkları, piyasada, özgür bireylerce asla tasvip ve rıza gösterilemeyecek ve hür vicdanları derinden yaralayacak aşırılıkta ekonomik dengesizliklere sebebiyet vermektedir. Bu dengesizliği, kanımca, bireylerin çalışma süreleri ve iş yetenekleriyle açıklamak pek tutarlı değildir. Çünkü, eşit olmayan koşullarda bulunan ve ilk hareket noktaları aynı olmayanları, görünüşte nispi serbest piyasa koşullarının çarklarına terk edip, sonra da “finiş” çizgisine hangisinin daha evvel ulaşacağının hesabını yapmak gerçek dışıdır.

Hiç şüphesiz, bireyin geliri arttıkça onun son birimine atfettiği önemin azalacağı izahtan varestedir. Bu bakımdan, gelirin marjinal faydası fakir tabakalar için zenginlere nispetle daha büyüktür. Asıl amaç, global tatmini arttırarak asgari geçim sınırı altında kalan sosyal sınıfların varlığını önlemektir. Bunun için devlet, değişik etmenlerden kaynaklanan olumsuzlukları giderme ve zengin sosyal kesimlerden yoksul katmanlara, değişik araçlarla (doğrudan ya da dolaylı), gelir transferini gerçekleştirme rolünü üstlenir.

Üretim faktörlerinin piyasadaki serbest rekabet koşullarını menfi yönde etkileyen olumsuzluklar, şüphesiz gelişmekte olan ülkelerde daha yaygındır. Bu nedenle devletin gelir dağılımını sağlama bağlamındaki rolü, sözkonusu ülkeler için daha da önem kazanır.

Bu yüzden Türkiye, zaman zaman ideolojik kutuplaşmadan tamamen kendini kurtaramamakta, geleneksel üretim kalıplarını kırıp çağdaş sanayi toplumunun bilgi ve becerisiyle mücehhez sosyo-ekonomik ivmeyi bir türlü gerçekleştirememektedir. Bu bağlamda devletin “yoksulluğa karşı savaş” açması, salt “muhtaç olanlara yardım yapmakla yetinmeyip aynı zamanda fakirliğin kökündeki sebepleri” bertaraf etme misyonuna soyunması ise şüphesiz çağdaş bir roldür.

Diğer taraftan, Anayasamızın 2. maddesinde açıkça vurgulanan “sosyal hukuk devleti” söyleminin kavramsal olmaktan çıkarılıp, işlevsel bir niteliğe büründürülmesi görevi de devlete verilmiştir. Açıktır ki, uyruklarına salt klâsik özgürlükleri sağlamakla yetinmeyip, onların insanca yaşayabilmeleri için gerekli maddi gereksinimlerinin karşılanması demek olan bu devlet anlayışı, şu dört hususun birlikte sunumunu gerektirir:

1- Millî geliri artırma;
2- Millî gelirin adaletli dağıtımını sağlama;
3- Özgürlüklerin sağlanması bağlamında gerekli olan maddi olanakların temini;
4- Bireyleri sosyal güvenliğe kavuşturma.

Türkiye’de devlete bu denli çok rol verilince, kamusal harcamaların hacmi oldukça artmış ve bu beraberinde hükümetleri sağlıklı olmayan popülist gelir arayışlarına götürmüştür. Pek doğaldır ki, kamusal bütçelerin borçlanmalarla finanse edilir olması, çok geçmeden bütçelerin mahiyetinin değişmesine ve gerekli kamu gelirlerinin yalnız borç servislerine tahsisini gerektirmiştir. Şüphesiz bu, bütçe açıklarının giderek büyümesine ve ekonomik buhranlara neden olmuştur.

Enflasyon, istikrarsızlık, işsizlik, eksi büyüme, gelir dağılımındaki kötüleşme, nüfus artışı, bölgelerarası göç, vb. sorunlar siyasal iktidarları birtakım “istikrar arayışları”na götürmüştür. 1958 ve 1970 devalüasyonu, 24 Ocak (1980), 5 Nisan (1994), 1999 IMF ile Stand-by anlaşması, 22 Kasım (2000) “Ekonomik Paket”in yürürlüğe sokulması ve günümüzde bu klasik politikaların AKP Hükümetlerince de benimsenmiş olmasıdır.

B. MİLLİ GELİR VE DAĞILIMI

Gelir; ekonomik faktörlerin, belli bir dönemde, üretim sürecine katılmaları sonucu yaratılan katma değerden, her birinin, parasal olarak aldığı paya denir. Bir ülkede, global olarak bir yılda yaratılan mal ve hizmet toplamının akımsal ifadesi de “Gayri Safi Milli Gelir”i verir. Bundan girdi ve amortismanların düşülmesi sonucu ulaşılan nihai veri, “Safi Milli Gelir” veya “Safi Milli Hasıla”dır.

Ekonomi biliminin uğraşısı, milli hasıla yaratmak ve bunu devamlı bir şekilde artırmaktır. Pek doğaldır ki, milli hasıla ya da gelirin yaratılması kadar, yaratılan bu hasılanın dolaşımı, bölüşümü ve tüketimi konuları da önemlidir; bunlar da ekonomi biliminin asıl uğraşı alanına girmektedir.

Milli gelirin sürekli artırılması ve bunun, toplumu oluşturan sosyal katmanlar, değişik bölgeler ve sektörler arasında adilane bölüşümü, o ülke toplumunun sıhhat derecesinin, bireylerin gelecekle ilgili iyi ya da kötü beklentilerinin, alınabilecek kollektif kararların etkinliğinin, o toplumun içerisinde yaşadığı veya yaşayacağı bazı sosyal, siyasal, ekonomik ve psikosomatik sorunların boyutlarının da işaretidir. Çünkü, milli gelirin paylaşımında gözlemlenebilir şaşırtıcı çarpıklık ve hür vicdanları parçalayan aşırı dengesizlik, yakın gelecekte ülkenin karşı karşıya kalabileceği birçok istikrarsızlığın ve büyük çaplı sosyo-ekonomik çalkantıların habercisi olmaktadır.

Gelirin paylaşımı, kendisine bazı temel işlevler atfedilen devletin saptayıp uyguladığı gerçekçi ekonomi ve maliye politikaları ile sağlanır. Diğer bir deyişle devlet, gelir dağılımındaki adaletsizliği, yürürlüğe koyduğu ekonomi, maliye, sosyal, vergi, bütçe ve harcama politikaları ile gidermeye çalışır; buna dönük etkin ve tutarlı önlemleri yerindelikle alır.

Piyasa mekanizmasının otomatik olarak oluşturduğu gelir ve servet dağılımındaki gayri adil yapının düzeltilmesi, günümüzde bütün devletlerin ortak bir sorunu haline gelmiştir. Dünyada, ülke içindeki gelir dağılımı eşitsizliğinin yanı sıra, ülkelerarasındaki gelir dağılımı eşitsizliği de artmaya devam etmektedir. BM Beşeri Gelişme Raporu’na göre, 1990’ların sonunda dünya nüfusunun en zengin ülkelerinde yaşayan % 20’lik bölümü dünya hâsılasının % 86’sına, en alt dilimdeki % 20’si de % 1’ine sahip bulunmaktadır. Gerçekten, dünya genelinde teknolojik gelişmenin de etkisiyle ekonomik büyüme sürerken, diğer taraftan yoksulluk sorunu giderek daha ciddi boyutlara ulaşmaktadır.

Dünyada günde 2 doların altında gelirle yaşayanların sayısı 3 milyarı bulmakta ve 1,2 milyar insan da günde 1 dolarla yaşamını el’an sürdürmeye çalışmaktadır. Bu yüzden, uluslararası gelir dağılımındaki adaletsizlik birtakım kaygılara neden olmakta ve bunun düzeltilmesi gerektiği konusu, beynelmilel kurum ve kuruluşlarca sıkça ifade edilmekte ve bununla ilgili olarak da palyatif bir takım tedbirler önerilmektedir.

Kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu bir ülkede gelir dağılımı da çok adaletsiz ise, orada sosyo-ekonomik gelişme de kuşkusuz sınırlı kalır. İnsan gücünün çağın üretim gereklerini karşılayabilecek düzeyde eğitim ve sağlık olanakları ile donatılması, bireyin niteliğini, dolayısıyla da gelirini arttırır. Geliri çok düşük düzeyde olan ailelerde beslenme ve sağlık koşulları, ailenin çocuğa verebileceği eğitim imkânının sınırlılığı, piyasaya nitelikli olmayan işgücünün arzı demektir. Bu da, çağımızda en çok ihtiyaç duyulan beşeri sermayenin hebasıdır. Diğer taraftan, niteliksiz işgücünün milli gelirden alacağı pay da düşükse, bu durum gelir dağılımındaki çarpıklığı şüphesiz daha da bozar. Böylece, “gelir dağılımı bozukluğu- niteliksiz işgücü- gelir dağılımı bozukluğu” kısır döngüsü oluşur ki bu, sosyo-ekonomik yaşam için patlamaya hazır bir bomba ile eşdeğerdir.

Devletin temel fonksiyonu, düşük gelirlilere vergisel yük getirme yerine, onların bulundukları alt gelir düzeylerinden kurtarılıp üst gelir katmanlarına ulaşmalarını sağlamak; gelir dağılımındaki uçurumları törpüleyerek adaleti gerçekleştirecek bir gelir politikasını uygulamaya koymak; düşük gelirli gruplara yönelik eğitim ve sağlık hizmetlerini ön plâna çıkaracak bir harcama politikası izlemektir. Yâni, birbiriyle uyumlu, vergi ve harcama politikalarına işlerlik kazandırmak, düşük gelir düzeyinde olan sınıfların bütçelerini doğrudan ya da dolaylı yoldan düzeltmeye çalışmaktır.

Gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermek üzere, devletin elinde, iki etkin mali araç bulunmaktadır: Kamu harcamaları ve vergiler. Bir taraftan devlet, bazı mal ve hizmetleri düşük gelirlilere parasız olarak veya çok düşük bedellerle, maliyetlerinin altında sunarak veya bir üretim faktörü karşılığı olmaksızın transfer harcamaları yoluyla, diğer taraftan, yüksek gelir elde edenlerden artan oranlı tarifelerle sağlanan vergiyi, yine transfer harcamaları kanalıyla düşük gelir gruplarına aktararak, piyasanın sağlayamadığı temel işlevi (adil gelir dağılımı) gerçekleştirmeye çalışması gerekmektedir.

Unutulmamalıdır ki demokrasi; eğitimsiz, niteliksiz, işsiz, kimliksiz ve varlıksız büyük bir kitleyle, nimetlerin hemen hemen tümüne sahip mutlu azınlığın üstünde birlikte yaşadıkları bir rejim olmayıp; aksine, yukarıda sayılan nitelikleri taşıyan geniş bir orta sınıfın varlığıyla gelişir ve hayatiyetini sürdürür.

C. GELİR DAĞILIMINDAKİ ADALETİ SAĞLAMA ARACI OLARAK VERGİ

Gelirin yeniden dağılımını sağlayan araçlardan bir tanesi de vergi politikalarıdır. Zira, verginin sosyal amacı, gider politikası önlemleriyle yeterli düzeyde gerçekleştirilemeyen gelir ve servetin ekonomik yönden güçsüz olanların lehine, politik olarak istenilen düzeyde dağıtılmasını sağlamaktır. İzlenen vergi politikaları, vergilemede ödeme gücünün dikkate alınıp alınmadığı, vergi oranı, vergilerin niteliği (dolaylı-dolaysız), vergi denetiminin dozajı ve yansıtılma olanaklarının varlığına bağlı olup, tüm bunlar gelirin yeniden dağılımı üzerinde etkilidir.

Vergi, kamu giderlerini karşılamak ve/veya sosyo-ekonomik yaşamın gerektirdiği önlemleri almak üzere, mali gücü olanlardan, onların bu güçleriyle orantılı, zorunlu, karşılıksız ve nihai olarak yapılan ödemelerdir. Kamusal mal ve hizmetlerin finansmanında, bunlardan yararlananlara paylaştırılan bir vergi, adalete uygun düşecektir. Uyulması gereken norm, Anayasamızın 73. maddesinde “mali güç” olarak belirtilmiş olup, bunun anlamı; gerek yeni vergilerin ihdasında ve gerekse mevcutlarda değişiklik yapılırken, kişilerin mali güçleri kavranarak vergilerin bu güç üzerine oturtulmasıdır. Şüphesiz, bir vergi, mali güce uygunluğu ölçüsünde adaletlidir ve maliye politikasının sosyal amacına da uygundur.

Ülkedeki vergi yükünün hangi gelir grupları tarafından paylaşılacağı sorununun, ödeme gücü ilkesi dikkate alınarak çözümlenmeye çalışılması en rasyonel ve adil bir yoldur. Bilindiği gibi, herkesin iktidarıyla orantılı vergi ödemesi anlamına gelen ödeme gücü ilkesinin gelir, servet ve harcama olmak üzere üç temel göstergesi vardır. Bu bağlamda, “gelir, servet ve harcama üzerinden alınan vergiler” şeklinde yapılan sınıflandırma en yaygın olanıdır. Hangi tür vergilere daha fazla ağırlık verileceği, ekonomik yapı, siyasi ve iktisadi sistemin niteliği, iktidarların felsefeleri, baskı gruplarının etkinlik ve eğilimleri vb farklı etmenlere bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte, ödeme gücüne ulaşmada kullanılan araçlar olarak kabul edilen “en az geçim indirimi, artan oranlılık, ayırma ilkesi” gibi müesseseleri bünyesinde taşıyan ve şahsileştirmeye elverişli gelir üzerinden alınan vergiler, çağımızın en üretken, adil ve yaygın kamu geliri olarak kabul edilmektedir. Harcama vergileri, yeterince şahsileştirilemediği için, adil olmayan vergiler kategorisinde yer alırken; servet vergileri, mali amaçtan ziyade sosyal amaçlarla konulduğundan, toplam vergi gelirleri içinde önemli bir yer tutmamaktadır.

Bununla beraber gelir, servet veya harcamanın sadece vergiye konu olmasıyla adaletin sağlanması, kuşkusuz beklenemez. Önemli olan, verginin, kişilerin gerçek ödeme güçlerini ortaya çıkaracak şekilde gelir, servet veya harcama üzerine inşasıdır. Bu ise, farklı ödeme gücü olanların farklı vergi yüküyle karşı karşıya kalmaları (dikey adalet), aynı ödeme gücündekilerin de aynı vergi yüküne tabi kılınmalarıyla (yatay adalet) mümkün olur. Vergi yükünün, o verginin istisna, muafiyet, indirim, matrah ve tarife yapısına bağlı olduğu düşünüldüğünde, bu unsurların vergi adaletine ulaşmada çok önemli bir yerinin olduğu görülür. Burada, mevcut unsurların mükellefin vergi ödeyebilme gücünü ortaya çıkarabilecek şekilde (örneğin en az geçim indirimi, ayırma ilkesi vb.) düzenlenmesi oldukça önemlidir. Dolayısıyla, ödeme gücü dikkate alınmadan uygulanacak bir vergi sistemi, hiç şüphesiz gelir dağılımını bozmaktadır.

Gerçek bu doğrultuda iken, Türkiye 1980 sonrası uygulanan iktisadi ve mali programlarla, bir taraftan sürekli enflasyonist politikaların sonucu olarak güçsüzlerin daha büyük vergi yüküne maruz kalmalarını, diğer taraftan da özel kesime kaynak aktararak ve iç talebi kısarak, ihracata dönük bir yapısal değişimi öngören yaklaşımların desteği ile, dolaylı vergilere ağırlık vermiş ve bu uygulamayı daha sonraki yıllarda da sürdürerek, adeta vergi yükünü alt ve hatta yoksul gelir gruplarına mal eder hale dönüştürmüştür. Bir yandan, dolaylı vergilerin tahsillerinin kolay ve ekonomik olması, diğer yandan da siyasal partilerin kendilerini iktidar eden varsıl kesimleri vergilendirecek öngörüden yoksun bulunmaları, bu vergilerin (dolaylı) toplam vergi hâsılatı içerisindeki payının giderek büyümesine yol açmıştır ki, bu oran %70’lerin üzerindedir.

D. MİLLİ EKONOMİ MODELİ VE SONUÇ

Sosyal nitelikli devletin sergileyeceği politikaların hedeflerinden biri de, şüphesiz gelir dağılımını adil biçimde sağlamak ve sosyal katmanlar arasındaki ekonomik farklılıkları mümkün olduğunca aza indirgemektir. Ancak, içerisinde yaşadığımız kapitalist ve gittikçe globalleşen tekelci dünyamızda gelir dağılımının liberal politikalarla sağlanamadığını ve aksine bu uçurumların giderek arttığına maalesef tanık olmaktayız. Nitekim bu yüzden, “yanlış ekonomi modellerinin uygulanmaları, açlık sınırının altında yaşamaya çalışan bireylerle şatafatlı bir tüketim çılgınlığı içinde olan bireylerin iç içe olduğu çarpık bir toplum” kaçınılmaz olmuştur.

Bu bağlamda Türkiye’de gözlemlenen durum, diğer ülkelerde mevcut ve serbest pazar ekonomisinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, gelir dağılımındaki aşikâr çarpıklığı ve hür vicdanları yaralayan adaletsizliği göstermektedir. Bu adaletsizlik 1980’li ve daha sonraki yıllarda büyük boyutlara tırmanmıştır. Bunda, sürekli yaşanagelen enflasyonun, ücretli ve ödeme gücünden yoksun sosyal tabakalara yönelik vergi uygulamalarının, kamusal harcamaların vergi yerine yüksek faiz oranlı borçlanmalarla finanse edilme sürecine girilip bunun süreklilik kazanmasının, 1/3 oranlarına ulaşan bütçe açıklarının, sosyal güvenlik kurumlarının kendi öz kaynaklarının kurutulmasının, verimli ve yatırım harcamaları yerine verimsiz, politik ve zengin bir azınlığa gelir aktaran transfer giderlerinin (aşırı borç faizleri) öncelik kazanmasının, özelleştirme adı altında bazı ulusal değerlerin belirli kesimlere peşkeş çekilmesinin, istikrar ve toplumsal içerikten yoksun devlet bütçelerinin ve hatta halkın geniş destek ve iradesiyle uyuşmayan iktidarlarca hazırlanıp dayatmacı bir biçimde yürürlüğe konan mali mevzuatın rolü de vardır.

Milli Ekonomi Modeli’nde gelir dağılımın adil sağlanması, bir taraftan senyoraj gelirleri ve diğer taraftan da emisyonla yaratılacak kaynakların tahsisi sayesinde, ev hanımlarının, işsizlerin, kimsesiz yaşlıların ve öğrencilerin satın alma güçleri arttırılarak potansiyel talepleri gerçekleştirilebilir hale getirilmekte ve bu suretle piyasada talep arzının arttırılarak ilave gelirlerin sağlanması cihetine gidilmektedir. Etkin vergileme yöntemiyle, ödeme gücü olanlar vergilendirilmekte ve sağlanan bu gelirlerin iş yapmak isteyen kimselere belirli projelere bağlı olarak transferi suretiyle de üretim arttırılmaktadır. Kuşkusuz bu ekonomi modelinde, üretimin artması enflasyonsuz bir ekonomik gelişmeyi uyarırken, diğer taraftan da vergi politikalarının dolaylı vergilerden dolaysız vergilere kaydırılması ve vergi ödeme gücünün de 100.000 YTL ile sınırlandırılması ile mevcut olan gelir dağılımındaki adaletsizliği büyük ölçüde ortadan kaldıracağı kanısındayım. Bunun sonucu olarak, ülkemizde ve dünyanın değişik yörelerinde varlık içinde baş gösteren işsizliğin, gelir adaletsizliğinin ve sosyal dışlanmışlığın sebebiyet verdiği toplumsal bunalımların asgariye indirilebileceği kuşkusuzdur.

Prof. Dr. Mehmet E. PALAMUT / Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye Bölümü Başkanı






Bu haber 1,423 defa okundu.

yorumlayorum ekle


Yorumlar


  henüz yorum yok